14 Mart 2013 Perşembe

Edebiyat-İSLAM UYGARLIĞI ÇEVRESİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI


XI.-XII. Yüzyıllarda İslamiyet ve Türk Kültürü

Türkler, Müslümanlarla ilk defa Hz. Ömer’in halifeliği sırasında (634-644) yapılan fetihler sırasında karşılaşmışlardır. 751 yılında Talas Savaşı’nda, Türklerin, Çinlilere karşı Müslümanlarla aynı safta yer almaları bu iki kültürü birbirine iyice yaklaştırmıştır. Türklerle Müslümanlar arasında VII. yüzyılın ortalarından, 10. yüzyılın sonlarına kadar devam eden askerî, siyasî ve ticari ilişkiler, Türklerin büyük bir çoğunluğunun İslam dinini tanıyıp kabul etmesini sağlamıştır. Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han’ın 920′de Abdülkerim adını alarak Müslüman olması, İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında dönüm noktası olmuştur. Karahanlılar ilk Müslüman Türk devleti olmuştur.

Toplumda meydana gelen inanca bağlı değişiklikler sosyal hayatı bütünüyle etkiler, değiştirir. Pagan inanışı, Şamanizm ve Gök tanrı inancı Türklerin ilk dinî inancını oluşturuyordu. Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte inançları tamamen değişmiştir. İslamiyet’le 10. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar etkisini devam ettiren yeni bir medeniyet ve kültür dairesine girmişlerdir. Bu medeniyetin etkisiyle yerleşik hayata geçmişlerdir. Yerleşik hayata geçince de dünyaca tanınan şehirler ve kültür merkezlen kurmuşlardır. Bilim, sanat, edebiyat, sosyal hayat, devlet sistemi gibi alanlarda büyük ilerlemeler sağlamışlardır.

Bir yaşam biçimi olarak kabul edilen İslam dini, Türklerin sosyal ve kültürel yaşamında, düşünce dünyasında ve dil anlayışında köklü değişiklikler meydana getirdiği gibi kültürün önemli bir yansıması olan edebî ürünlerde de yeni şekillenmelere zemin hazırlamıştır. Bu ortak edebî malzemenin temelinde İslamî birikim vardır. Arap, İran ve Türk şairleri, işte bu malzemeyi farklı dil, güzellik ve sanat anlayışlarıyla işlemişlerdir.

11. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında Türk edebiyatı bir geçiş dönemi yaşamıştır. Arap ve Fars edebiyatının etkisiyle Türk edebiyatı, yeni biçim ve içeriklerle zenginleşmiştir. Bu yüzyıllarda Arap ve İran edebiyatlarıyla tanışan edebiyatçılarımız, gerek İran, gerekse Arap edebiyatlarındaki şekil ve türleri Türk edebiyatına taşımışlardır. Türk sanatçıları, ilk önceleri Arap ve İran edebiyatlarında çok yaygın olan bazı eserleri tekrar yazma yoluna gitmişler; ancak zaman içinde içerik ve üslup yönünden özgün ve üstün eserler ortaya koymuşlardır.

Edebiyat, İslamiyet’ten önceki sözlü kültürün devamı olan Halk edebiyatı, İslam düşüncesiyle yoğrulmuş, İslam’ın daha çok etkisinde kalan Divan edebiyatıyla birlikte gelişmeye devam etmiştir.


İslami Dönemde İlk Dil ve Edebi Ürünler (XI.-XII. Yy.)


Türkler onuncu yüzyıldan itibaren gruplar halinde İslamiyet’i kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaş yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19. yüzyıla kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür.
Öte yandan, İslamiyet’ten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, İslamiyet’ten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni şeklidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır.

Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10. yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyet’in etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır.

Eserlerin Genel Özellikleri

İslamiyet öncesi kültür ve İslami kültür iç içedir.
Eserlerde toplum hayatını şekillendirme ve yönlendirme amacı güdülmüştür.
Eserlerde dini öğretme amacı esas alınmıştır.
Hece ölçüsüyle beraber aruz ölçüsü de kullanılmaya başlanmıştır.
Dile Arapça ve Farsçadan sözcükler girmiştir.
Nazım birimi dörtlük ve beyittir.
Arap ve Fars edebiyatında kullanılan nazım şekilleri ile eserler verilmeye başlanmıştır.
Bu ürünler şunlardır:

Kutadgu Bilig
Atabetü’l-Hakayık
Divan-ı Hikmet
Divanü Lugati’t-Türk


Kutadgu Bilig
Kutadgu Bilig (Günümüz Türkçesi ile: Mutluluk Veren Bilgi), 11. yüzyıl Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacib’in Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han (Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan)’a atfen yazdığı ve takdim ettiği Türkçe eserdir.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya’da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib’e göre, öteki Dünya’yı kazanmak için bu Dünya’dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya’da hem de öteki Dünya’da mutlu kılacaktır.

Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.

Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır.

Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib’in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon’un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.

Genel Özellikleri

11. yüzyılda yazılmıştır.
Yusuf Has Hacib yazmıştır.
Mesnevi tarzında yazılmıştır.
Siyasetname türünün ilk eseridir.
Türk dilinin Hakaniye (Çağatay) lehçesi ile yazılmıştır.
Nazım birimi beyittir. (Redif ve kafiye kullanılmıştır.)
İslamiyet’in Türklerce kabulünden sonraki ilk yazılı eserdir.
Alegorik ve didaktiktir.
Bazı bölümlerinde ansiklopedik bilgiler içerir.
4 soyut kavram üzerine kurulmuştur. Bunlar; Kün Togdı (hükümdar, kanun, adalet); Ay Toldı (mutluluk, saadet); Odgurmış (akıbet, hayatın sonu); Ögdülmiş (Akıl, zekâ)
Atabetü'l-Hakayık

Atabetü’l-Hakayık (Günümüz Türkçesi ile: Gerçeklerin Eşiği), Edip Ahmet Yükneki’nin, Karahanlı beylerinden Muhammed Dâd Sipehsalar’a hediye ettiği, hadis ve Arapça beyitlere dayanarak yazdığı şiirlerle, ahlaklı insan olmanın yollarını, ahlak ilkelerini açıklamış, çeşitli ahlakî öğütlerde bulunmuş, İslamî düşünce ve görüşlere yol gösterici olmuştur.

Modern zamanda ilk bilindiğinde “Hibetü’l-Hakayık” veya “Aybetü’l-Akayık” olarak, yanlış bir şekilde isimlendirmiştir. Eserde dünyayı, Allah’ı, insanı bilmenin sadece bilim yoluyla olabileceği anlatılır. Bilginin faydası ve bilgisizliğin zararı hakkında olan konuyu işlemiştir.

Nazım birimi beyit ve dörtlüklerden oluşan bu eserini şair, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i gibi aruz vezniyle ve Kaşgar Türkçesi ile yazmıştır. Şairin bu eserini nerede ve ne zaman yazdığı kesin olarak bilinmemektedir. Atabetü’l-Hakayık’ın Kaşgar şivesiyle, Uygur harfleriyle yazılmış ilk yazması İstanbul’da Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

Genel Özellikleri:

Konusu din ve ahlaktır.
Didaktik (öğretici) bir eserdir.
Gazel ve kaside denilebilecek tarzda şiirler vardır. Eser mesnevi tarzında yazılmıştır.
46 beyit ve 101 dörtlükten oluşmaktadır.
Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
Telmih (hatırlatma) sanatı kullanılmıştır.
Eser 14 bölümden oluşur. Baştaki beş bölüm giriş, şairin “nevi” adını verdiği sekiz bölüm asıl konu, sondaki bir bölüm de bitiriş bölümüdür.
Giriş bölümleri kaside biçimiyle (aa ba ca da…), asıl konu ile ilgili bölümler ve bitiriş bölümü dörtlüklerle (aaba) yazılmıştır. Giriş bölümünde 40 beyit, asıl konu ve bitiriş bölümlerinde 101 dörtlük vardır. Eserin tamamı 484 dizeden oluşur.
Eser geçiş dönemi edebiyatı ürünüdür.
Divan-ı Hikmet

Ahmed Yesevi’nin söylediği “hikmet” adlı şiirleri bir araya getiren Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerini içeren kitaptır.

Genel olarak dervişlik hakkında övgülerden bu dünyadan şikayetten cennet ve cehennem tasvirlerinden, peygamberin hayatından ve mucizelerinden bahsedilir. Dini ve ahlaki öğütler veren şiirlere de yer vermiştir. Hece ölçüsü olarak 4+3 ve 4+4+4 kullanılmıştır. Bu yapıtın ortaya çıkmasından bir süre sonra; İslamiyet göçebe Türk toplulukları arasında yayılmaya başlamıştır. Ahmet Yesevi’nin görüşleri Anadolu gizemciliğinin (tasavvuf) temelini oluşturur. Tasavvuf kültürünün temeli bu yapıttadır. Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli, Haci Bayram Veli gibi mutasavvıfların düşüncelerinin kaynağı bu yapıttır.

Genel özellikleri:

Kitapta Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.
Hikmet: Hoş, hayırlı anlamlarına gelir.
Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır.
Aruz ve hece ölçüsü bir arada kullanılmıştır.
Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.
144 hikmet ve bir münacaattan oluşur.(2009 yılında bulunan yeni hikmetlerle bilinen hikmet sayısı 217 olmuştur.
Eser Karahanlı Türkçesinin hakaniye lehçesiyle yazılmıştir
İstifham (soru sorma) ve Tecahül-i Arif (bilipte bilmezlikten gelme) sanatları kullanılmıştır.
Ahmet Yesevi’nin hikmetlerinin birleşmesiyle oluşmuştur.
Ahmet Yesevi hikmetleri Karahanlı Türkçesiyle söylemiştir.
Hikmetler dini tasavvufi şiirlerdir.
63 yaşından sonra toprağın altında yaşamayı seçmiştir.
Allah’a yakın olma isteği vardır.
Şiirlerde ulusal ögeler (ölçü, nazım biçimi, yarım uyak) ile İslamlıktan gelme yabancı ögeler (din ve tasavvuf konuları, yabancı sözcükler) bir arada kullanılmıştır.
Eserin uyaklanışı abcd dddb eeeb şeklindedir. Dördüncü dizelerin birbiriyle uyaklı oluşu hatta zaman zaman aynen tekrarlanışı bu şiirlerin musiki ile okunmak için söylendiğini gösterir.
Eser 12. yy’a aittir.
Divan-ı Hikmet’i Ahmet Yesevi yazmamıştır. Ahmet Yesevi’nin kurduğu tarikattaki Şaban Durmuş, Ahmet Yesevi’nin görüşlerini ve düşüncelerini kitap haline getirmiştir.
Didaktik ve manzum bir eserdir.
Ahmet Yesevî 63 yaşından sonra bir yere kendini kapatmıştır ve Hz Muhammed gibi 63 yaşında ölmek istemiştir ama 73 yaşında hayata veda etmiştir.
Türk edebiyatı tarihinde “Divan-ı Hikmet”in önemi İslamiyet’ten sonraki Türk edebiyatının daha önce yazılan Kutadgu Bilig’den sonraki bilinen en eski örneklerinden biri ve tasavvuf Türk Edebiyatı’nın ilk eseri oluşudur.
Lirik ve didaktik özellik gösterir.
Divanü Lugati't Türk

Divanü Lügati’t-Türk (Günümüz Türkçesi ile: Türk Diyalektleri Sözlüğü), Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat’ta 1072 – 1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür. Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup, batı Asya yazı Türkçesi hakkında var olan en kapsamlı ve önemli dil anıtıdır.

Kökleşik Arap Sözlük bilgisi ilkelerine göre hazırlanmış olan sözlük, Kaşgarlı Mahmud’un Türk boyları hakkındaki etraflı bilgisinin yanı sıra, Arap Dil bilimi konusunda da esaslı bir eğitim görmüş olduğunu gösterir.

Kaşgarlı Mahmud, Divân-ı Lügati’t-Türk’e şöyle başlar;

Esirgeyen, koruyan Allah’ın adıyla

“Allah’ın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Allah onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya naili olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir.”

Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda Balasagun’u merkez alarak çizdiği Dünya haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır. Harita, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İdil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan’a, Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya’ya işaret edilmiştir.

Genel Özellikleri:

11. yüzyılda yazılmıştır.
Türkçenin ilk sözlüğü, antolojisi, ansiklopedisi ve dil bilgisi kitabidir.
Araplara Türkçe öğretmek, Türkçenin yaygınlığını göstermek için yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.
Yazarı, birçok Türk boyunu gezerek derlemeler yapmıştır.
Sözcükleri örnekleyen atasözleri ve şiirler kullanmıştır. (Bu özelliği, onun, kendinden sonraki Türk edebiyatı için çok önemli bir kaynak olmasını sağlamıştır.)
Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
Oğuz Türkçesinin Anadolu'daki İlk Ürünleri (XIII.-XIV. Yy)

Oğuzlar, 10 ve 11. yüzyıllarda oldukça geniş bir alana yayılmışlar; İrtiş’ten Volga’ya dayanan sınırları Hazar Deniziyle Mâverâünnehir arasındaki bütün bir bozkır sahasını içine almıştır. Böylece Orta Türkçe ilk devresinde Hâkâniye ve Oğuz edebî şîveleriyle görünüyordu. 12. ve 13. yüzyıllarda ise artık Müşterek Orta-Asya Türkçesi eserlerini verirken, Türklüğün batıya olan göçleri sayesinde Oğuz Türk Şîvesi yalnız Selçuklu tebaasında konuşulmaktaydı. Devletin büyük bir cihan hâkimiyeti fikriyle hareket etmesi, Müslüman olup, halifeye bağlılığı, İranlıların da aynı bölgede yer alması gibi düşünceler, belki Arapça ve Farsça’nın, Türkçe’ye nispetle öne geçmesini sağlamış olabilir. Ancak, askerî Türk unsurlardan meydana gelen bir devlette Türkçe, halka ve orduya bağlı olarak yaşamıştır. Böylece, Oğuz şîvesiyle bu devirde kalıcı bir eser bırakılmamış, bırakılanlar da günümüze kadar ulaşamamıştır. Aynı şîve dairesi içinde Müşterek Orta-Asya Türkçesi’nin doğu ağzı olan Kaşgar ve batı ağzını meydana getiren Harezm ve Sirderya (Seyhun) Irmağının güneyindeki yerlerle Yedisu, Merv, Buhara sahası birer kültür merkezi durumuna gelmişler ve pekçok eserin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Aslında bu bölge, çeşitli dillerin de kavşak noktası gibi bir hususiyeti muhafaza etmiştir. Bunun yanında Müşterek Orta Asya Türkçesi’nin İran ağızları, bilhassa Türkmen Türkçesi, zikre değer bir gelişme göstermiştir. Altınordu ki, kuzey-doğuda Bulgar Devleti, Harezm, Deşt-i Kıpçak bozkırları ile Kırım’dan Bakü’ye kadar uzanan saha, bu Türk illeri içine dâhildir. Türkçe, burada da geniş bir yayılma sahası bulmuş ve Kıpçak Şîvesiyle pek çok eserler verilmiştir.

13. yüzyıldan itibaren Çağatay Türkçesi, Eski Türkçenin bir devamı olarak, bütün bunların merkezi durumuna geçmiş ve Doğu Türkçesi adıyla, kuzeydeki Kıpçak Türkçesini daha sonra kendisinde toplayarak gelişmesini devam ettirmiştir.

Bu durumda İslâmî devir içinde Türk Edebiyatını;

1. Batı Türkçesi’nin ortaya koyduğu edebiyat;

2. Müşterek Orta-Asya Türkçesi’ni takip ederek Kuzey-Doğu Türkçesi’nin meydana getirdiği edebiyat, olarak ikiye ayırmak icap etmektedir.

Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve sadece konuşma dilinde kalan Oğuz Türkçesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşü üzerine, ortaya çıkan beyliklerin hükümet merkezlerinde birden bire serpilmeye başlamış ve yeni yeni eserler ortaya çıkarmıştır. Orta Türkçenin Oğuz Kolu, böylece, Selçuklu Türkçesi’nden sonra yerini, Eski Anadolu Türkçesi’ne bırakmıştır.

Tavâif-i Mülûk devri diye adlandırılan bu devrede Anadolu’da çeşitli kültür merkezleri teşekkül etmiş, halkın kültüre yönelmesi, tebaanın terbiyesi, müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de buna yardımcı olmuşlar ve Türkçe’ye gereken değeri vermişlerdir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçe üzerinde durmasına rağmen, beylikler içinde kültür faaliyetlerinin en yoğun olduğu beylikler, Osmanlı ve Germiyan beylikleri olmuştur. Ayrıca bir şair veya müellifin zaman zaman eserlerini birden fazla beye sunduğu da görülmüştür. On üçüncü yüzyılın son çeyreğinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini göstermiştir. Bu şîve, yukarıda bahsettiğimiz Kaşgarlı Mahmud’un, iki Türk şîvesinden biri olan, Osmanlı ve Âzerî gibi iki kolu bulunan Oğuz şivesidir. Yukarıda zikrettiğimiz durumlardan başka, eserlerin Türkçe olarak yazılmasında; tarikat büyüklerinin halkı irşad maksadı, müelliflerdeki Türkçe şuuru, ibret alma düşüncesi, mevzuda çeşitlilik arama, meslek gayreti, hayır dua ile anılma ve unutulmama fikri, tercüme gayretleri vs. gibi sebepler büyük rol oynamıştır.

On üçüncü yüzyılda verilen eserler; pek mahdut olmakla birlikte Anadolu Türk birliğinin kurulamaması, aksine pek fazla bir dağınıklık ve başıboşluk yüzünden, çeşitli bölgelerde bir parıltı durumunda kalırlar. Zaten Anadolu’da Türk Edebiyatının ne zaman başladığı da kesin olarak bilinmemekle birlikte; Selçuklular zamanında bir şifahî (sözlü) edebiyat daima mevcuttur. Buna kıyasla yazılı edebiyattan söz etmek gerekir. Fakat bu bölgede ilk eserlerin neler olduğu, Türk kültür tarihinin meçhulüdür. Devrin içinde bulunduğu kargaşa, öyle sanıyoruz ki, bütün yazılanları almış götürmüş veya yazmaya fırsat vermemiştir. Böylece, Anadolu sahasında 11 ve 12. yüzyıla ait eserlere tesadüf edilememiştir.

Ancak 13. asırdan sonradır ki, Anadolu sahasında bazı eserler ortaya çıkacak, asır asır gitgide genişleyecek ve Osmanlılar’ın Anadolu Türk Birliğini kurmalarından sonra bütün bu kültür faaliyetleri, Osmanlı sarayına taşınacak ve neticede kesintisiz devam eden ve Türklüğün en büyük yazı dili olan Oğuz Türkçesi’yle sayısız eserler vücuda getirilecek, böylece Osmanlılar, Türk kültürünün hâmisi olarak, tarihteki yerlerini alacaktır. Hattâ Türk dili devlete izafeten Osmanlıca olarak adlandırılacaktır. Osmanlı edebiyatını hazırlayanların, hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, beyliğin kuruluşundan önce ve sonra da olsa, zikredilmesi gerekmektedir. Çünkü Selçuklu ile birlikte gelen kültür mirası, bu devirde her beyliğe ışık tutmuş ve Klasik Türk Edebiyatının inkişafına temel teşkil ederek geniş rol oynamıştır.

Oğuz Türkçesi, bu devirden itibaren, batıda Osmanlı, doğuda Âzerî olmak üzere iki edebiyat ortaya koymaktadır. Ancak bu edebiyatın 15. asra kadar olan zamanı, aynı daire içine alınmaktadır. Daha sonra dilde görülen ikili kullanışları, her saha, kendine göre umumîleştirmiş ve bazı ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Dildeki bu ayrılıklarda coğrafya da göz önüne alınırsa, gitgide daha geniş ve belirli farklılıkların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Onun içindir ki, Batı Türkçesi, Osmanlı ve Âzerî edebiyatı gibi iki edebiyat ortaya koymuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türklüğün en büyük yazı dili olan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türk Edebiyatının tesiri, bütün Türk illerinde her zaman varlığını korumuştur. Bunun yanında Osmanlı şairleri, diğer Türk illeriyle irtibatı kesmemek gayreti ve düşüncesine binaen Doğu Türkçesi’yle de şiirler yazmışlardır.


XIII.-XIV. Yüzyıllarda Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler

13. ve 14. Yüzyıllarda Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler şunlardır:


İlahi
Nefes
Gazel

İlahi
İlahi, Allah’ı övmek, O’na dua etmek ve en büyük aşkın Allah aşkı olduğunu belirtmek amacıyla yazılmış makamla okunan dini tasavvufi halk edebiyatı nazım şeklidir. Arapça kökenli bir kelimedir. Bir başka kullanımı da şaşma ve sitem bildiren ünlemdir.

İlahiler çok eski zamanlardan bu yana dinlerin ve inançların önemli bir parçasını oluşturmuştur. Her dinin ilahilere farklı bir bakışı vardır. Her dinin farklı ilahileri vardır. İlahiler bir dinin kutsal metinlerinin bir parçasını oluşturup, kutsi bir mahiyete sahip olabilir veya sadece o dinin inandığı Tanrı veya tanrısal mefhumları övmek için inananlar tarafından yazılmış, kutsiyeti bulunmayan metinler de olabilirler. İlahiler çoğu dinde din eğitiminin önemli bir parçasıdır. Bazı dinlerde ve inanışlarda ilahi söylemek bir tür ibadettir. Fakat ilahi söylemek çoğu inanışta belirli ibadetlerin sadece bir parçasını oluşturur.

İlahiler tarikatlara göre değişik isimler alır. Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme(deyiş), diğer tarikatlarda cumhur ve ilahi adını alır.

İlahinin özellikleri şunlardır:

Kendine özgü bir ezgiyle okunur.
Hem koşma, hem semai biçiminde ve hem hece hem de aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
Hece ölçüsünde 7, 8 ve 11 ‘li kalıplar tercih edilmiştir.
Dörtlüklerden oluşur. Dörtlük sayısı 3 ila 7 arasında değişir.
Genelde şiirin içinde şairin mahlası geçer.
İlahi denince akla ilk gelen Yunus Emre dir. Yunus Emre, şiirlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmıştır. Hece ölçüsü kullanmıştır.11′li hece ölçüsünü kullanmıştır. Halkın içinden biri olduğu için halk tarafından çok sevilmiştir ve dili halkın dilidir.
Daha sonra Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısri, Aziz Mahmut Hüdai, Yunus Emre’nin etkisinde kalarak ilahiler yazmışlardır.
Not: İlahiler tarikatlara göre farklı isimler alır: Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme, Gülşenilerde tapuğ, Halvetilerde durak, öteki tarikatlar da hur ya da ilahi gibi.


Nefes
Nefes, dini temellere bağlı âşık edebiyatı nazım şekillerinden ilahilerin Alevi-Bektaşi âşıklarınca yazılanlarına denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud, Alevi-Bektaşi ilkeleri, tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8, 11′li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı 3-7 arasında değişir. Fazla da olabilir.

Nefes Nazım Biçimi Özellikleri

Bektaşi şairlerinin yazdığı tasavvufi şiirlerdir.
Genellikle, nefeslerde tasavvuftaki Vahdet-i Vücud felsefesi anlatılır.
Bunun yanında Hz. Muhammed (A.S.M) ve Hz. Ali (R.A) için övgüler de söylenir.
Nazım birimi dörtlüktür. Dörtlük sayısı 3 ila 8 arasında değişir.
Hece ölçüsüyle yazılırlar. Ama aruz ölçüsüyle yazılan nefesler de vardır.
Nefeslerde, kalenderâne ve alaycı bir üslup dikkati çeker.
Duygu ve düşünceleri nükteli bir şekilde ve zarafet ölçüleri içinde söylemek nefesin en belirgin özelliğidir.
Özellikle Pir Sultan Abdal, bu tarzdaki şiirleriyle tanınır.
Alevi ilahilerine “nefes”, “deme”, “deyiş”; Mevlevi ilahilerine “ayin”; Gülşeni ilahilerine “tapuğ”; Halveti ilahilerine de “durak” adı verilir.


Gazel

Divan şiiri nazım şekillerindendir. Kelime olarak kadınlarla âşıkâne sohbet etmek, konuşmak anlamına gelir.

Terim olarak aşk, şarap, tabiat ve kadın konularını işleyen şiirlere denir. Kendi başına bir nazım şekli olarak, İran ve Türk Edebiyatı’nda ortaya çıkan gazel, beyitler halinde yazılır ve beyit sayısı beş ile onbeş arasında değişir.

Türk Divan Edebiyatı’nda; çok yaygın olarak kullanılan bir nazım şeklidir. Hemen hemen aruz’un her kalıbıyla yazılır. Birinci beyit kendi arasında kafiyeli, diğer beyitlerin birinci mısraları serbest, ikinci mısraları birinci beyit ile kafiyelidir. Kafiye düzenini şematik olarak belirtmek gerekirse aa / ba / ca / da / ea / fa şeklinde ifade etmek mümkündür. Gazellerde beyitler arasında mana birliği olabileceği gibi, her beyit ayrı bir konuyu işlemiş de olabilir.

Gazellerde aşk duyguları, şarap âlemleri, tabiat güzellikleriyle birleşmiş bir şekilde, canlı ve akıcı bir üslûpla dile getirilir.

Gazelin ilk beyitine matla, son beyitine makta adı verilir. Matla beyitinden sonra gelen beyite hüsn-i matla, makta beyiti’nden bir önceki beyite ise hüsn-i makta denir. En güzel beyitine beyt’ül gazel, beyitleri arasında konu birliği bulunan gazellere yek-ahenk gazel, her beyiti aynı mükemmellikte söylenmiş olan gazellere ise yek-avaz gazel denir.

Mısra sonlarındaki kafiyelerden ayn olarak “mısra içlerinde de kafiye bulunan gazellere musammat gazel adı verilir. Değişik konularda yazılmış olmakla beraber, gazeller genellikle birer aşk şiirleridir. Sevgi bitmez tükenmez temasıdır. Gazellerin isimlendirilmeleri ya rediflerine göre veya ilk mısralarına göre olur. Ayrı kelime halinde redifleri olan gazeller bu rediflerine göre, olmayanlar ise ilk mısralarına göre adlandırılır.

Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise “makta” adını alır.

Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel “zü’l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.

Gazelin en güzel beyti ise “beytü’l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matkasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd’i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i” maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.

Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.

Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “âşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Âşıkane gazellere en iyi örnek Fuzuli’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Baki’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedim’in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nabi’nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.

Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise “gazelsera” adı verilir.

Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir. Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp “failatün failatün failatün failün” şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar.


XIII.-XIV. Yüzyıllarda Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler

13. ve 14. yüzyılda olay çevresinde oluşan edebi metinleri şunlardır:
Battalname
Dede Korkut Hikâyeleri
Danişmendname
Mesnevi
Battalgazi Destanı(Battal-Name)
Halk arasında “Battal Gazi Destanı” diye de anılan hikâyenin kahramanı “Battal Gazi” dir. Bu kişinin kahramanlıkları etrafında meydana gelen menkâbeler ilk defa Arapça “Zelhimme” adlı kitapta toplanır. Kitabın ilk bölümünde Seyyid Battal Gazi’nin kahramanlıkları, 8. yüzyılda Bizanslılar’la yaptığı savaşlar ve İstanbul’u kuşatan Emevî kumandanı Mesleme’nin silâh arkadaşı Sahsâh’ın başından geçen olaylar anlatılır. Bir destan kahramanı olması dolayısıyla, kitabın ikinci bölümünde, o devirde ve daha sonraki devirlerde cereyan eden birçok olay da Battal Gazi’ye mâl edilir. Görüldüğü gibi destanın kahramanı Arap cengâveri olmasına rağmen, Türk halkı ona Anadolu gazilerine uygun bir ünvan olmak üzere Battal Gazi adını verir.

12. yüzyılda Dânişmendliler Devleti’nin gazi hükümdarları da Haçlılar ve Bizanslılar’a karşı çetin mücadeleler verdikleri için, yaptıkları bu gazâlar halk arasında Emevî-Bizans ve Abbasî-Bizans savaşlarının devamı gibi gösterilmiş ve bu devirde geçen olaylar da Battal Gazi Destanı’na ilâve edilmiştir. Böylece, 12. ve 13. yüzyıllarda Dânişmendliler Devleti bünyesinde nesir halinde yazıya geçen “Battalnâme” adındaki Türkçe destan bu şekilde meydana gelir.

Yazıya ne zaman ve kimin tarafından geçirildiği bilinmeyen ve Türkçe’de çok çeşitli yazma ve basma nüshaları bulunan eser Türk halkı arasında büyük rağbet görmüş, bazı hikâyeler saz şairleri tarafından çeşitli meclislerde şifâhen (ağızdan, sözle) okunarak yayılması sağlanmıştır. Destanın esas kahramanı Battal Gazi tipi ayrıca bazı din kitaplarına, Yeniçeri Ocağı’nda okunan destanî hikâyelere ve bazı tasavvufî şiirlere kadar da girmiştir.

Battal Gazi Destanı, daha sonra, 18. yüzyılda Dârendeli Bekaî adlı bir halk şairi tarafından manzum olarak ve 7000 beyit halinde yeniden kaleme alınmıştır.

Destanın esas hikâyesi, idealist bir İslâm cengâverinin olağanüstü olaylarla dolu macerasından ibarettir. Hikâyenin aslî kahramanı ise, İslâm dini uğrunda sadece Rumlar ve diğer kâfirlerle değil, cinler, devler, cadılar ve ifritlerle de çarpışmak zorunda kalır. Hikâyede ayrıca Battal Gazi’nin atı “Aşkar Devzâde” de önemli bir yer tutar.

Türk edebiyatı tarihinde Türkler’in İslâmiyet’i kabul ettikleri ve yerleşik medeniyete geçtikleri dönemin yazılı ürünü olması bakımından ayrı bir önemi olan destanda, önceki dönemin alp tipi yerine, bu defa İslâm uğrunda gazâ eden gazî ve velî tipi geçer.


Dede Korkut Hikâyeleri

Ord. Prof. Fuad Köprülü’nün Dede Korkut Hikâyeleri için: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” der.


Eserin geniş adı Oğuz Boyu’nun dili ile Dede Korkut Kitabı’dır. XV. yüzyılda yazıya geçirilen ve destan-hikâye özelliği taşıyan metinlerden oluşan Dede Korkut Hikâyeleri’nde Müslüman Oğuzların iç ve dış savaşları anlatılmıştır.

Dede Korkut Kitabı’nın Dresten ve Vatikan’da olmak üzere iki nüshası vardır. Eserin içinde, her biri ayrı bir bütün oluşturan 12 tane hikâye yer almaktadır.

Türkiye’de eserin bütünü 1916’dan bu yana dört kez basılmıştır. Kilisli Muallim Rıfat, Orhan Şaik Gökyay, Muharrem Ergin ve Cevdet Kudret, Dede Korkut Hikâyeleri üzerinde çalışmalar yapmışlardır.

Eserin her iki nüshasının giriş bölümünde kitaba adı verilen ozan Dede Korkut’un kişiliği anlatılmış ve özdeyişleri sıralanmıştır.

Hikâyeler ayrı ayrı birer bütün olmakla beraber, çoğunda aynı kahramanın bulunuşu, olayların genellikle aynı çevrede geçişi ve her hikâyenin sonunda Dede Korkut’un ortaya çıkarak anlatılan olayı sonuçlandırması nedeniyle hikâyeler birbiriyle ilgili görünmektedir.

Dede Korkut Hikâyeleri’nde çoğunlukla yiğitlik havası eser. Kimi kahramanlar olağanüstü güce sahiptirler. Vücut yapıları dahi doğalın üstündedir. Kimileri ise Tanrı gücüyle kerametler gösterir, büyük işler başarırlar. Eserde, ayrıca doğaüstü varlıklara da yer verilmiştir: Kâfirlerin urganla sımsıkı bağladığı Salur Kazan, bir gerinişte bütün bağları koparır. Dirse Han oğlu Boğaç, daha on beş yaşında iken azgın bir boğayı alt edip öldürür. Düzmürt kalesinin tekürü Arşın oğlu Direk Tekür’ün altmış arşın boyu vardır. Tepegöz’ün vücuduna ok batmaz, kılıç işlemez. Karacık Çoban, altı yüz kâfire tek başına karşı koyar, bağlandığı ağacı söküp sırtına alır, yürüyüverir. Hikâyeler bu yönleriyle destan özelliği taşırlar.

Kitâb-ı Dede Korkut’taki Bamsı Beyrek, Tepegöz ve Deli Dumrul hikâyeleriyle Yunan mitolojisindeki Odysseus efsanesi arasında benzerlikler vardır. Bamsı Beyrek, Bayburt hisarına tutsak düşüp de kendisinden on altı yıl haber alınamaz olunca, nişanlısı Banı Çiçek’i Yalancı oğlu Yalıncuk adında birine vermeye kalkarlar. Troia Savaşı’na katılan ‹thaka Kralı Odysseus, savaştan dönerken başına gelenler yüzünden yurdan yirmi yıl uzak kalınca, karısı Penelope’yle birtakım beyler evlenmek isterler. Ayrıca Bamsı Beyrek hikâyesinde Kur’an’dan alınarak İslam edebiyatında çok işlenen Yusuf ve Zeliha kıssasının kimi motişerinin de açık etkisi görülmektedir.

Dede Korkut’taki hikâyelerden anlaşıldığına göre Dede Korkut, İslamlıktan önceki Türk ozanlarının toplum içindeki şairlik, kâhinlik, musikicilik v.b. gibi görevleri kendinde toplamış, onları İslami bir renk altında sürdürmüştür. Oğuzlara yardım eden gizli bir el gibidir.

Kitâb-ı Dede Korkut’taki Deli Dumrul hikâyesinin Anadolu’da halk arasında hâlâ yaşadığı bilinmektedir.

Benzetmeler hikâye kişilerinin çevrelerindeki doğa parçaları, hayvanları, bitkiler ya da kullandıkları aletlerle ilgilidir: “Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul.”

Birtakım kalıplaşmış söz biçimleri bütün hikâyelerde sık sık tekrarlanır. “Ak pürçekli ana (anne) / Tavla tavla şahbaz atlar, katar katar kızıl develer (sürü) / Yücelerden yücesin, kimse bilmez nicesin (Tanrı)”

Hikâyeleri okurken çok canlı doğa tasvirleriyle karşılaşırız: “Kan- Turalı baktı, gördü, bu konduğu yerde kuğu kuşları, turnalar, turaçlar, keklikler uçarlar. Soğuk soğuk sular, çayırlar, çimenler…” Hikâyelerde hemen bütün kişilerin içinde bir yaşama sevgisi, hayatın zorluklarını yenme gücü rahata, mutluluğa kavuşma isteği vardır.


Danişmend Gazi Destanı (Danişmend-Name)

Türklerin Anadolu’yu fethini anlatan destandır. Anadolu’da Türk büyükleri için 12. yüzyılda söylenmeye başlanan İslâmî-Türk Destanları’nın 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş bir örneğidir. Başta Battal Gazi soyundan olan Danişmend Ahmed Gazi olmak üzere Danişmendliler’in kahramanlıklarını, bunların Bizanslı, Haçlı ve Ermeniler’le olan savaşlarını anlatır. Bir bakıma Malatya’nın Arap emiri Ömer bin Übeydillahi’s-Sülemî’ye ait efsanenin Türk Destanı üslûbuyla söylenmiş bir devamı gibidir.

Danişmendnâme ilk olarak Sultan II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle, yazıcılarından İbni Alâ tarafından derlendi. Aynı eser, 14. yüzyılda I. Murad’ın emriyle Tokat dizdârı Arif Ali tarafından 1361 yılında sade bir Türkçe ile on yedi bölüm halinde, araya manzum parçalar da ilâve edilerek yeniden yazıldı. Daha sonra “Gelibolulu Åli” eseri “Mirkadü’l-Cihâd” adı ile yeniden kaleme aldı.

Danişmendnâme’nin konusu kısaca şöyledir:

“Hicret’ten 360 sene sonra Battal Gazi’nin torunlarından Melik Ahmed Danişmend, Bağdat halifesinden izin alarak Tursun, Çavuldur, Kara Togan başta olmak üzere, arkadaşlarıyla Malatya’dan hareket edip Rumlar üzerine yürür. Gayesi Anadolu’yu fethetmektir. Önce Sivas’a gider. Orayı tamir ettirir. Ordusunu ikiye ayırır. Bir kısmı İstanbul, diğeri ise Karaman üzerine yürür. Kendisi de Sivas’dan Karadeniz’e kadar olan bölgeyi fethetmek üzere harekete geçer. Çorum, Niksar ve Amasya’yı alır. Canik’i fethetmek üzere sefere çıkar. Ancak yolda kâfirler tarafından pusuya düşürülür. Çatışmada ağır yaralanır, Niksar’a döner ve orada ölür. Danişmend Gazi’nin ölümünden sonra Niksar, Amasya, Tokat ve Sivas teker teker Hıristiyanların eline geçer. Danişmend’in İstanbul ve Karaman üzerine giden arkadaşlarından pek çoğu da ölmüşlerdir.
Danişmend Gazi’nin oğlu Melik Gazi, Bağdat halifesine başvurur. O da Hora-san’da, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e haber gönderir, Selçukluları gazâya davet eder. Tuğrul Bey Anadolu’nun fethine Süleyman Şah’ı memur eder. Süleyman Şah, Melik Gazi ile birlikte Anadolu’yu fetheder.”

Anadolu’nun fethini anlatan bu destanda Danişmentlilere büyük yer ayrılır. Destan kahramanı Danişmend Ahmet Gazi tam bir İslâm gazisidir. Dedesi Battal Gazi’nin bir benzeridir. Bütün gazâlarını İslâm uğruna yapar. En büyük gayesi Hıristiyanları hak dinine çağırmak ve ülkelerinin İslâm nuruyla aydınlanmasına vesile olmaktır.

Battalnâme’nin devamı gibi görünen eser, ondan daha küçük, daha az olaylı ve daha basittir. Ancak, mahallî özellikleri daha çoktur.

Bu eserde münacaatlar, Allah’a sığınıp yardım dilekleri, Hızır aleyhisselamın görünüp yaraları iyileştirmesi, bazı Hıristiyanların rüyalarında Peygamber efendimizi görerek Müslüman olmaları, kimi Hıristiyan kızlarının mücahidlerle evlenmeleri gibi dini motifler yanında tarihi ve efsanevi unsurlar da çoktur. Eserin son bölümü bir sonsözden ibarettir. Yazar burada dünyanın faniliğinden bahsederken dini ve ahlaki nasihatler verir. Danişmendname’de tarihi, masallaştıran ve pek çok vak’a için yanında tarihe ışık tutan parçalar da vardır. Eserde gazalara kimlerin hangi sıra ile katıldıkları belirtilmekte, özellikle başı açık, yalın ayak harb eden dervişlerin küffar ile yapılacak gazaya yürüyüşleri hakkında bilgi verilmektedir.

Danişmendname’nin kahramanı olan Melik Danişmend Gazi, Battal Gaziye benzeyen bir kişi olup, bilgili, dindar ve usta bir kumandandır. Bir kılıç darbesiyle, düşman askerinin başını ve vücudunu oturduğu atın eğer kayışına kadar ikiye böler. Muharebe esnasında attığı naralarla koca bir orduyu dağıtır.


Mesnevî
Öğüt verici bir olayı anlatan uzun şiirlerdir. Her çeşit konu işlenebilir. Roman ve öykünün yerini tutan bir nazım şeklidir.


Mesnevilerin genel özellikleri şunlardır:

Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir.
İran edebiyatından alınmıştır. İran edebiyatında Firdevsî’nin Şehname’si ünlüdür.
Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir.
Konu ne olursa olsun olaylar masal havası içinde anlatılır.
Konularına göre sınıflandırılırlar: aşk, din ve tasavvuf, ahlâk ve öğreticilik, savaş ve kahramanlık, şehir ve güzelleri, mizah.
İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir.
Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir (beyit sayısı sınırsızdır). 20-25 bine kadar çıkabilir.
Mesnevi de bölümlerden oluşur: Önsöz, tevhit, münacat, naat, miraciye, 4 halife için övgü, eserin sunulduğu kişiye övgü, yazış sebebi, asıl konu, sonsöz.
Mesnevide her beyit kendi içinde kafiyelidir: aa bb cc dd ee …
Divan şiirinde beş mesneviden oluşan eserler grubuna (bugünkü anlamıyla setine) “hamse” denir.
Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir.
Edebiyatımızda yazılmış ünlü mesneviler şunlardır:

Ahmedi – İskendername
Süleyman Çelebi – Mevlid
Şeyhi – Harname, Hüsrev ü Şirin
Nabi – Hayrabat
Fuzuli – Leyla ile Mecnun
Şeyh Galip – Hüsn ü Aşk
Öğretici Metinler

Öğretmek amacıyla kaleme alınan edebî eserler didaktik diye adlandırılır. Edebiyat terimi olarak daha çok dinî, ahlaki, felsefi, sosyal, edebî, estetik gibi konularda bilgi ve öğüt vermek için yazılan manzum eserler didaktik, yani öğreticidir. Aydınlatıcı, yol gösterici, tenkit edici metinlerdir.

Konuları: Din, tasavvuf, İslam menkıbeleri, tıp ve tabiattır.

Dil: Nesir dili yeni anlam ve kavrayışlarla zenginleştirilmiştir. Sade, açık ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Cümleler kısa ve açıktır. Öğretici metinler manzum ve mensur yazılmıştır.

Eski çağlarda ilk edebî eserlerin çoğu didaktik özellikler taşır. Öğretici nitelikteki hayvan hikâyelerini (fabl) bu türün ilk örnekleri sayabiliriz.

Edebiyatımızda ilk öğretici manzume Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’idir. Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l- Hakâyık’ı, Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’i, Yunus Emre’nin Divan-ı Risâletü’n Nushiye’si ile divanındaki şiirleri, Mevlâna’nın Mesnevî’si, Âşık Paşa’nın Garibnâme’si, Nabi’nin Hayriye’si ve Sünbülzâde Vahbi’nin Lütfiye’si edebiyatımızın önemli öğretici metinleri arasında yer alır. Ayrıca divan edebiyatında yer alan pek çok manzum eserlerle şiir sanatı ve sözlük konularında yazılmış eserler de öğretici şiir türüne girerler.

13. ve 14. yüzyıllardaki öğretici metinler ikiye ayrılır:

Tasavvufi Metinler
Nasreddin Hoca Fıkraları
Tasavvufi Metinler

13. ve 14. yüzyıllardaki tasavvufi metinler İslâmiyet’in etkisiyle ortaya çıkmıştır. İslâmiyet’in kökleşip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf zamanla edebî eserlerde de işlenmiş din ve tasavvuf edebiyat aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır. Tasavvufi metinlerde asıl olan sanat yapmak değil dinî-tasavvufi düşünceyi yaymaktır.

Bu dönemde Mevlana’nın Mesnevi adlı eseri ön plana çıkmıştır. Mesnevî, tasavvufi, felsefi ve ahlaki bir eserdir.

Mevlana, Yaşam felsefesi ile bütün dünyaya sevgiyi, hoşgörüyü, iyiliği ve güzelliği yansıtmış ve yol göstermiş bir Türk İslam mutasavvıfı ve şairidir. İlahi aşkı ruhunda bütünleştirmiş, gönüller sultanı ünlü Türk sufîsi Mevlâna’nın her dönemde insanlara rehberlik eden sözlerinin XIII. yüzyıldan bu yana bütün insanlıkça benimsenmiştir.

Mevlâna’dan Öğütler

Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Ayna ve terazi yalan söyler mi?
Dost yüzü görmeden geçen günler ya ölümdür, ya uyku.
Balığa denizden başkası azaptır.
Sevgisiz insandan dünya korkarmış.
Yüksekliği isterdim, onu alçakgönüllülükte buldum.
Kitaplar hiç solmayan bitkilerdir.
Körler çarşısında ayna satma; sağırlar çarşısında gazel atma.
Bir beste gibi ol, ardından özlemle söz etsinler.
Önce fareyi defet, sonra buğday topla.
Bin zulme uğrasan da bir zulüm yapma.
Çocuk elmayı görmeden kokulu soğanı elinden bırakır mı?
Mutasavvıf, şair ve “Bilginler Sultanı” olarak anılan Mevlâna, ırk, din ayrımı gözetmeden bütün insanlığı kucaklayarak birliği, hoşgörüyü, iyiliği öğütler.

Mevlâna tasavvuf, Tanrı, aşk, dünya hakkındaki görüşlerini ünlü eseri Mesnevî’de “Bu âlem bir rüyadır. Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte. Hakikatte var olan cihan da adamakıllı gizlenmekte. Rüzgâr esti mi toz toprak görünür. Rüzgâr görünmez. Toz toprak kendisini gizleyen rüzgâra perde olur.” sözleriyle dile getirir. Birçok dile çevrilen Mesnevî’si ayetler, hadisler, şiir alıntıları, öyküler ve öğütler yoluyla Tanrıya ulaşmanın yollarını anlatır bizlere. Ona göre insan Tanrı’ya kendini derin bir aşka bırakarak ulaşabilir.

Öğütlerde insanlığın yolunu ışıklandıran, dünyayı daha iyi görüp anlamamıza yönelik sözleri yer almaktadır. Mevlâna’nın öğütlerinde ölüm, sevgi, alçakgönüllülük kitaplar, özlem, tedbirli olma, zulüm, cömertlik, yardım, yalan gibi yaşamın temel izleklerine yönelik güzel, öğretici, örnek alınacak ölümsüz sözlerle karşılaşırız.


Nasreddin Hoca Fıkraları

13. yüzyılda ortak halk zekâsının deneyim ve düşünce çizgileriyle zengin güldürücü fıkralarını kendi kişiliğinde toplayan ilk büyük isim Nasreddin Hoca’dır.

Nasreddin Hoca, bir halk filozofudur. Bir milletin tükenmez neşesi, kırılmaz iğnesi, yenilmez silahıdır Nasreddin Hoca. Zalimler, dalkavuklar, hak yiyenler, yalancılar, küçük dağları ben yarattım diyenler onun fıkralarında ölümsüzleşirler. İnsanlık komedyasının bütün çizgileri, Nasreddin Hoca fıkralarında sonsuza kadar yerlerini almışlardır.

Kısa, nükteli ve güldürücü hikâyelere fıkra denir. Bu tür fıkralar daha çok sözlü edebiyat geleneğinin ürünleridir. Ders vermek, bir dünya görüşünü savunmak, herhangi bir düşünceyi örnekle güçlendirmek, kanıt göstermek, sohbetlere renk katmak ya da hoşça geçirmek için söylenir.

Fıkranın birkaç anlamı vardır. İnsanları güldürmek, bazen de düşündürmek için anlattığımız esprili hikâyelerin yanı sıra güncel olayların kaleme alındığı gazete yazılarına da fıkra denir.

Nasreddin Hoca fıkralarının temel özelliği insandan yola çıkmasıdır. Fıkralarında insanın yaşam karşısındaki ve toplumdaki durumunu zekice yapılan nüktelerle karikatürize eder Nasreddin Hoca.

Azerilerde ve İran’da Molla Nasreddin, Kazaklarda Koja Nasreddin, Özbeklerde Nasreddin Efendi, Uygurlarda Afandi adlarıyla tanınan Nasreddin Hoca, sayısız fıkralarıyla tanınmış bir Türk halk bilgesidir. 1208-1284 yılları arasında yaşadığı sanılmaktadır. Sivrihisar ve Konya medreselerinde okumuştur. Yerleştiği Akşehir’de ölmüştür. Doğum yeri Sivrihisar olan Nasreddin Hoca fıkralarıyla ilgili kitaplar dünyanın pek çok ülkesinde yayımlanmıştır.

Anadolu Selçukluları döneminde yaşayan Nasreddin Hoca, halk mizahının simgesi olmuştur. Günümüze değin ulaşan sayısı hayli kabarık Nasreddin Hoca fıkraları anonim halk ürünleridir.

Nasreddin Hoca, Türk halk düşüncesinin yetiştirdiği büyük bir bilgedir. Zekâ kıvraklığının, mizah gücünün yer aldığı, güldürürken düşündüren fıkralarında toplumsal karşıtlıklar, olumsuzluklar büyük bir ustalıkla sergilenir. Sağduyu, tuhaşık, hazırcevaplık, nükte ustalığı onun temel karakteridir.

Nasreddin Hoca, güç durumlardan kurtulmak için küçük hesaplara başvurmaz. Her yaptığı sağduyuya, ahlak esasına dayanır. Olayın başında zekâsını ustalıkla gizler. Hoca sağlam, becerikli ve çalışkandır. Odun keser, hayvan yükler, buğdayını değirmene götürür, eşeğiyle pazara gider, alışveriş yapar. İmamlık ve kadılık da yaptığı işler arasındadır. Davetlerde bulunur. Her taşın altında vardır. Kanunlara, devlete, geleneğe saygılıdır. Sabırlı ve hoşgörülüdür. İnsanları sever. Dar gelirli olduğu halde iyimserliğini hiç yitirmez. Zarara uğrayınca hiç telaşlanmaz. Kartal, ciğeri kaçırdığında “Tarifesi bende kaldı.” diyerek yürek soğutur.

Nasreddin Hoca fıkralarında kişiler pek kalabalık değildir. Başkahraman her zaman kendisidir. Etrafında en çok görülenler karısı, eşeği ve komşularıdır. Hoca’nın fıkralarından atasözleri gibi bazı hikmetli sonuçlar da çıkmıştır: “Parayı veren düdüğü çalar.”, “Acemi bülbül bu kadar öter.”, “Yorgan gitti, kavga bitti.” “Vermeye gönlü olmayan ipe un serer.”, “Ye kürküm dünyası.” gibi.

Anadolu kültürünün en güçlü figürü Nasreddin Hoca mert, güler yüzlü, sabırlı, ağırbaşlı yapısı ile Türk halkının kendisidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder